Gellert Tepesi’nde Oyun Kurmak Üzerine Düşünceler

Ferenc Karinthy’nin yazdığı, Özge Kayakutlu’nun dilimize çevirdiği, yapımcılığını Vigor Kültür Sanat bünyesinde Serdar Akkaya’nın üstlendiği, Deniz Hamzaoğlu’nun yöneterek Deniz Barut ile birlikte oynadığı, 20 Aralık’ta da Kadıköy Eğitim Sahnesi’nde oynanacak “Gellert Tepesi’nde Düş ve Gerçek’’ oyununu Trump Sahne’deki prömiyerinden yaklaşık olarak bir ay sonra KKM Gönül Ülkü ve Gazanfer Özcan Sahnesi’nde seyretme olanağı buldum.

Oyunu seyretmeden önce Ferenc Karinthy hakkında yaptığım araştırmada yazarın sporcu, dilbilimci, dramaturg gibi unvanlarının yanı sıra geçmişindeki önemli bir ayrıntı da dikkatimi çekti. Annesi, psikiyatrist Aranka Böhm, 1944’te Auschwitz Toplama Kampı’nda katledilmişti. Yazara dair önemli saydığım ipucu, metnin konusunu da dikkate aldığımda izlerine rastlayabileceğim düşüncesiyle oyunu seyretme isteğimi kamçıladı. Ayrıca yazarın 1970’te kaleme aldığı ve edebiyat dünyasında Kafka’nın Dava, Huxley’nin Cesur Yeni Dünya, Orwell’in 1984 adlı romanlarıyla eşdeğer görülerek, herkesin her şeyi kanıksadığı bir yerde tek başına yabancılık çekmenin, sürgün ya da göçmen olmanın yarattığı kaygıyı ustalıkla dile getirdiği söylenen romanı Epepe’yi de okuma listeme eklediğime göre yola koyulabilirdim.

KKM Gönül Ülkü ve Gazanfer Özcan Sahnesi’nde seyircilerine adeta “Hoş geldiniz oyunumuza. Bu akşam, burada nitelikli bir oyun seyredeceksiniz,” mesajı veren müziğin tınısı kulaklarımda, ağır ağır çıktım merdivenleri. Sahne ışığının büyüsüyle muhteşemliği daha da pekişen görsel şölen tam karşımdaydı. Gong sesinden hemen önce dekor, kostüm tasarımının Barış Dinçel’e, ışık, ses tasarımının Zabit Erol’a ait olduğunu da oyunun künyesinden öğrendim. Edindiğim tüm bilgiler, afiş tasarımını Su Küçüktepepınar’ın yaptığı oyunu keyifle seyredeceğimi işaret ediyordu.

Ve gong sesiyle salon karardı, sahne aydınlandı. Oyun, içinde binbir oyunla birlikte, Gellert Tepesi’nde hız aldı. Oyun kişilerinin muhtemelen 1940’ların Budapeşte’sinden yankılanan sesleri, seyircisini İkinci Dünya Savaşı’nda bombaların patladığı, sirenlerin insanın savaş karşısındaki aczini haykırdığı bir iklime bırakıverdi.

Gorsel3 Tekperde.com
“Gellert Tepesi’nde Düş ve Gerçek”

Sahnede gördüğüm, bir kadın ile bir adamın hikâyesinden fazlasıydı. Korku varsa cesaret de vardı. Birbirine at başı mesafedeydi umut ile umutsuzluk. Neşe keder ile omuz omuzaydı. Oyun ise oyunun ta kendisi gibi içindendi hayatın.

Birden ne olduysa, henüz hangisi düş hangisi gerçek diye düşünmeme fırsat bırakmadan, sahnede olanlar, zihnimde makas değiştirerek oyuna paralel rayda ilerleyen sorulara dönüşüverdi. Bu andan sonra oyuncuların repliklerini unutabilirdim belki ama sordurdukları soruları asla!

Sahne dekorunun özenle seçilmiş olduğu belli olan her bir eşyasını, birer oyun nesnesine ustalıkla dönüştüren oyuncuların da iknasıyla, seyrettiklerimin yalnızca tanığı olduğumu unutarak karışıverdim aralarına. Kafamda yorumlar, sorular, fikirler havada uçuşuyordu ki zihnimi sessizliğe davet ettim etmesine de dinleyen kimdi?

 “Belki de,” diyordum. “Kadın ve adam, savaşın savurduğu hayatlarını bavullarına tıkıştırarak sığındıkları evde, rastlantısal gibi görünse de aslında kastı bilinmeyen karşılaşmalardan bihaber, kader birliği oyunun başrol oyuncuları olmayı seçmişlerdi.” Neden olmasındı?

  Kadın ve adam, savaşın olanca dehşeti ile kimi düş kimi hayal kimi gerçek sınırında gezinerek geçmişleriyle yüzleşirlerken sorularım da ışık hızıyla ulaştıkları zihin istasyonumun bekleme salonunda zamanı geldiğinde karşılaşacağımızdan emin halde birikmeye koyuldular. Birkaç saatlik bekleyişin ardından geldikleri hızla “Peki ya,” diye başlayarak iştahla kendilerini bir bir ortaya atıverdiler. Her ne kadar adımlarımı hızlandırsam da düşünce hızıma ayak uyduramayacağımı anlayıp serbest bıraktım onları. “Ben istiyorum ki film, siz sinema salonunu terk ettikten sonra başlasın,” diyen Fransız yönetmen Jacques Tati haksız sayılmazdı. Belli ki asıl oyun şimdi başlıyordu.

Savaş ortamında bombalar patlar, sirenler çalarken oyun kuran iki kişiden hangisi kurt hangisi kuzu rolündeydi? Yoksa bu, oyuna göre değişir miydi?

Yaşadıkları oyunlarında gizli iki kaçak, birbirlerinin sırlarını öğrenmek isterlerse neler olurdu?

Birinden değerli bir şey almak için ona değerli bir şey mi verilmeliydi?

Yaşanılanların hangisi düş hangisi gerçekti?

Bazı durumlarda iki kişi olmak tek kişi olmaya yeğ miydi?

İletişim kurduğumuz kişileri oldukları gibi mi görüyorduk yoksa olmasını istediğimiz gibi mi?

Zaman neydi? Peki ya zamansızlık? Zaman istenmeyen bir baş belası olabilir miydi kimi kez ya da acımasız bir diktatör?

Hayallerinden başka kaybedecek bir şeyi olmayan insanlardan korkmalı mıydı?

Oyunlarından başka paylaşacak hiçbir şeyi olmayan insanlara güvenmeli miydi?

Yetişkinlerde eksik olan, oyunbazlık mıydı?

Büyükler de çocuklar gibi oyun kurabilseydi bakış açıları şimdikinden farklı olabilir miydi?

Durmaksızın devam etmek, gerçekle başa çıkmanın iyi bir yolu muydu?

Savaş bittiğinde insanlar geriye kalabilseydi eğer, o günlere dair neleri anımsarlardı ya da hoş anılara yapılan nostaljik muamele, savaş anıları için de geçerli miydi?

Karşımızdaki kişiyi kendi yaşadıklarımıza göre mi yorumluyorduk?

 Tek sığınağı bir barınak olan her şeyini kaybetmiş birisi için zihninde kurduğu oyunlar barınaktan daha iyi birer seçenek olabilir miydi?

İnsan gerçekle düş arasında gidip gelirken hayallerini de hep yanında mı taşımalıydı?

Yaşam oyununun karşılıklı oyunlar kategorisinde, oyunculardan birinin oyunun tam ortasında ya da en heyecanlı yerinde “Küstüm oynamıyorum,” demesiyle oyun biter miydi?

Zor durumlarla baş ederken oyun oynamaktan daha iyi fikirleri olan insanlar var mıydı?

Zor anlarda yaşamak ve oynamak dışında daha iyi seçenekler var mıydı?                   

Yaşamda “Ben,” mi demeliydik yoksa “Biz” mi?

Hayatta bütün oyunları oynayamaya yetecek kadar vakit var mıydı ya da oyunlar herkese yetecek kadar mıydı?

Bize dokunmayan yılan bin yıl yaşamalı mıydı yoksa kötü şeyler de zaten bizim başımıza gelmez miydi?

İnsan, -mış gibi yaparken yaparken ya -mış gibi yaptığı oluverseydi? Ya da -mış gibi yaptığı şey kendi gerçeğine dönüşüverseydi?

İnsanın acısı neresinde ise yüreği de orasında atar mıydı?

Peki ya günün birinde insanmış gibi yapan kişi, gerçekten insana dönüşüverseydi?

 O vakit Dünya’nın acısı, neresindeyse yüreği de orasında atar mıydı?

Böyle sorular hiç sorulmalı mıydı ne kendine ne de başkalarına?

Yoksa yine de sormalı mıydık “Gece vakti, bir atlası kucağıma aldım./ Gezdirdim parmağımı üzerinde./ Söyle bakayım dedim, neren acıyor,” diye soran Somalili şair Warsan Shire gibi?

Ve yanıtın “Her yerim dedi./ Her yerim./ Her yerim,” olduğunu bile bile “Üç maymunu oynamaktan bıkıp usanmadın mı hâlâ yaşam sahnesinde,” diye her gün sormalıydık belki de kendimize…

Oyunun Künyesi
Yazar: Ferenc Karinthy
Çeviren: Özge Kayakutlu 
YönetmenDramaturg: Deniz Hamzaoğlu 
Yardımcı Yönetmen: Görkem Yankın, Yiğit Uçan
Oyuncular: Deniz Barut, Deniz Hamzaoglu
Dekor-Kostüm Tasarım: Barış Dinçel 
Işık-Ses: Zabit Erol
Yapım: Vigor Kültür Sanat
Yapımcı: Serdar Akkaya
Asistan: Çisem Kesici
Afiş Tasarım: Su Küçüktepepınar 
Topluluk: Vigor Kültür Sanat
Tür: Dram
Seanslar
Afiş
H. Esra Kara
H. Esra Karahttp://hesrakara.com
Ayvalık’ta doğdum. Fizik Öğretmeniyim. İstanbul’da yaşıyorum. Öykü, deneme, şiir ve tiyatro metinleri yazıyorum. Edebiyat Haber, TekPerde Tiyatro, Galapera Fanzin, e-koç, Kitap Koala, CNNTÜRK, Parşömen Fanzin, Karadiken Dergisi dahil olmak üzere çeşitli basılı mecmua ve çevrimiçi mecralarda öykü, tiyatro eleştirisi, deneme türlerinde yazılarım yayınlandı. 2012 yılında İnönü Üniversitesi Öğretmenin Hikâyesi Yarışması’nda, “Büyük Usta” adlı öyküm üçüncülük ödülüne değer görüldü. Hikâyem, üniversite tarafından yayımlanan Öğretmenin Hikâyesi adlı kitap seçkisinde yer aldı. 2014 yılında Berlin’de faaliyet gösteren Regenbogen Buchhandlung / Gökkuşağı Kitabevi’nin düzenlediği öykü yarışmasında “Aşk Düşlere Sığar mı?” adlı öyküm, kitap seçkisinde yayımlanmaya değer bulundu. 2018 yılında “İnci” adlı öyküm İnönü Üniversitesi Öğretmenin Öyküsü Öykü Yarışması kitap seçkisinde yayımlanmaya değer bulundu. 2020 yılında “Üç Moira” adlı öyküm Karşıyaka Belediyesi Homeros Edebiyat Ödülleri Tarık Dursun K. Hikâye Yarışması’nda ikincilik ödülüne değer görüldü ve yayımlandı. 2021 yılında İstanbul Şehir Tiyatroları “Şehir Yazarlarını Arıyor” Projesi dahilindeki atölye çalışmalarına katılarak “Yetmiş Dokuz’un Sonuydu” adlı tiyatro oyunumu yazdım. Mart-Eylül 2023 döneminde Galataperform tarafından düzenlenen “Oyun Yazarlığında Ustalık Sınıfı” Atölyesi’ne katılarak bir oyun metni yazdım. Ocak 2024’ten bu yana Beliz Güçbilmez Atölyeleri‘ne devam etmekteyim. “Tersine Mühendislik” ve “Hikâyeler Nereden Geliyor?” Atölyelerini tamamladım.

benzerler

Yorumlar

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Okunası yazılar

E-Posta Bülteni Kaydı

Size sitemiz ve tiyatrolar ile ilgili haberler göndermek istiyoruz