Ödenmeyecek, Ödemiyoruz! – Eskişehir Şehir Tiyatroları

Her gün markete gidiyoruz ve her seferinde uzun uzun ürün etiketleriyle bakıştıktan sonra, ‘en lazım olan’ birkaç parça ürünü alıp kasaya ilerliyoruz. “Bir süre pirinç yiyemeyeceğiz,” ya da “Deterjan almasak da olur,” diyerek kendimizi teselli etmeye çalışıyoruz sırada beklerken. Kucağımızda sıkı sıkı tuttuğumuz o ‘en lazım olan’ ürünlerimize bakıyoruz. Tam da o anda şu düşünce beliriyor kafamızda: “Bu yumurtayı bir daha aynı fiyata alabilecek miyim?” Cevabı aslında biliyoruz, alamayacağız. Fiyatlar günden güne artıp dururken bizim ‘en lazım olan’ ürünlerin listesi sürekli kısalıp duruyor. Bugün pirinçten vazgeçiyorsak yarın ekmekten de mi vazgeçmemiz gerekecek..? Oysa bizler her ay deliler gibi çalışıyor, vergilerimizi kuruşu kuruşuna ödüyoruz. Diş macunu, deodorant kullanmak lüks mü? Diyelim ki lüks; emekçiler bu lüksü hak etmiyor mu? Sadece ensesi kalınlara mı üretiliyor keratinli şampuanlar? Nereye varacak bu işin sonu..? İçimizdeki endişe yavaş yavaş bir öfkeye dönüşüyor. Kasa sırasında bekleyen diğer herkesin yüzünde de kendimizinkine benzer o bıkkınlığı keşfedince, ister istemez bir isyanın fitili ateşleniyor. Bir kişinin başlattığı bir isyan cümlesi, herkesin dudaklarından eş zamanlı olarak dökülüyor: “Ö-DEN-MEYECEK! Ö-DE-Mİ-YO-RUZ!”

İtalyan oyun yazarı, muhteşem Dario Fo’nun kaleme aldığı ve çok sevgili Füsun Demirel’in eğlenceli çevirisiyle Ödenmeyecek Ödemiyoruz oyunu, geçtiğimiz sezon Eskişehir Şehir Tiyatroları sahnesinde seyirciyle buluşmuştu. Bu sezon da sahnelenmeye devam ediyor. Özellikle son birkaç senedir, Türk halkı akıl almaz bir ekonomik krizin cenderesi içine sıkışmışken, sahneye konabilecek en doğru oyunlardan bir tanesi: Ödenmeyecek Ödemiyoruz. İşin ilginç yanı, bu oyun Torino’da grev yapan işçilerin geçinemeyip, sendikaların da bu duruma karşı işlevsiz bir tutum sergilemesi sonrasında Dario Fo’nun bu duruma sessiz kalamayışı sonucu ortaya çıkmış. Daha da ilginç olan ise; oyun 1974’te ilk kez sahnelendikten birkaç ay sonra, Güney’deki bir kasabada, tıpkı oyunda anlatıldığı gibi, işçilerin marketlere gidip bu pahalılığı gerçekten protesto yapmalarına sebep olmuş. O tarihten bu yana, dünyanın birçok yerinde oynanmış ve oynandığı her ülkede de büyük beğeni toplamış. Demek ki diller, kültürler, inançlar ne kadar farklı olursa olsun, kapitalizm karşısında herkesin isyanı aynı oluyor.

Metin, hem gerçek olaylardan yola çıkılarak yazıldığı, hem de hepimizi yiyip yutan kapitalist açlık ortak derdimiz olduğu için; öylesine büyük bir çatı kuruyor ki, işçi sınıfından beyaz yakalılara, emekleriyle hayatta kalan herkes, bu çatı altında rahatlıkla toplanabiliyor. Böyle bir oyunu, fars yapısı içinde kurmak ancak Dario Fo gibi usta bir yazarın ellerinden çıkabilirdi. Bir zamanlar İtalya’da yaşanıp bitmiş bir olayın tüm dünyada ve tüm zamanlarda bir anlam ifade edebiliyor olması da yine yazarın ne denli evrensel bir sanatçı olduğunun kanıtı. Tipik bir fars oyunu koşturmacasının içine öyle hakikatli cümleler harmanlanmış ki, bir yandan asla düşmeyen tempoyla heyecanlanıp diğer yandan ortak dertlere kulak verirken buluyorsunuz kendinizi. İster istemez kendi içinde bulunduğunuz durumu da sorgulamadan edemiyorsunuz.

Salona girdiğiniz zaman sahnede boydan boya grafitilerle ve duvar yazılarıyla donatılmış bir duvar karşılıyor sizi. “Belli ki burada, sokaklara taşmış bir isyan var,” dedirtiyor, daha ilk bakışta. Oyunun ilk sekansının hemen ardından o duvar ikiye ayrılıyor ve Antonia ile Giovanni’nin minicik evinde buluyorsunuz kendinizi. Sadece ‘en lazım olan’ eşyalar var evde. Hepsi de eski, kırık, bakımsız… Evde süs eşyası olarak sayılacak tek şey; turuncu beyaz kareli masa örtüsü belki de. Hiçbir eşyanın düz durmaması fikri benim çok hoşuma gitti. Bu bozuk düzenin, en çok insanların gündelik hayatlarını etkilediğinin bir dışa-vurumuydu bana göre. Ve fakat, sahne gerisinde o tavandan aşağı sarkıtılmış olan devasa faturalar… Olay İtalya’da geçiyorken ve oyundaki kişiler İtalyan’ken: o faturalar günümüz Türkiye’sinin güncel faturaları olarak nasıl tercih edilebilir..? O tavandan sarkan faturalar, her ay posta kutumuzda gördüğümüz bizim memleketimizin faturaları olmasaydı, anlamayacak mıydı insanlar? Benim gözümde bu tercihin tek sebebi, oyunu izlemeye gelen her seyircinin oyunu iyice anlamasını sağlamak olabilir yalnızca. Halbuki sanatın derdi, zaten etkileyici bir şekilde yazılmış sözlerin altını kırmızı kalemle bastırarak çizmek midir illa ki… Seyirci bir sanat eserine maruz kalırken, o eseri dibinden köşesine kadar anlamak zorunda değildir. Üstelik tiyatronun da derdi halka inmek değil, halkı yukarı çıkarmak olmalıdır. İzleyen izlediğini anlamayabilir. Bu da onu neden anlamadığını sorgulamaya itecektir. Ayrıca kimi zaman eser, kişide bir his yaratır ve bu bile kendi başına yeterlidir. İşte bu yüzden o günümüz Türkiye’sine has elektrik, doğal gaz faturalarını tavandan sarkarken gördüğümde, gerçekten hayal kırıklığına uğradım.

Oyunda kullanılan müzikler, oyunun enerjisine çok yakışan türde eğlenceli müziklerdi genel olarak. Dramatik sahnelerdeki tiratların altına konan o duygusal gitar tınıları ise bende biraz, dizi izliyormuşum gibi bir hissiyat uyandırdı. Dizilerde dramatik müzikte üzülmeleri, eğlenceli müzikte ya da kahkaha efektinde gülmeleri gerektiği dikte edilir ya hani seyirciye… Bu duygusal gitar tınıları da tıpkı o dizilerdeki gibi seyirciye, izlediği sahnede ne hissetmesi gerektiğinin alarmını veren bir hamle gibi geldi bana.

Zaman zaman oyuncuların sahneden taşıp salonun her köşesinde oynamaları fikri çok hoşuma gitti. Koltukların arasında gerçekleşen kaçma kovalamaca, biz seyircileri epey bir heyecanlandırdı. Üstelik bu yakınlık, oyunun ruhuyla da öylesine bağdaşıyor ki… Hikaye seyirci içinde oynandıkça, hikayesi anlatılanların bizler olduğuna çok daha yürekten inanabiliyoruz. Yönetmen Burcu Tutkun Turan, bu bağlamda hikayeyi çok doğru bir yöntemle aktarmış…

İzlediğim oyunlarda her zaman gerçek olanı arayan biri olarak, oyunculuklarda birbirine uyumlu performanslar gördüm. Ancak baştan sona ikna olduğum söylenemez. Bu oyun politik hiciv olduğu kadar fars türünde bir oyun. Ve farslar oyuncular tarafından trajedi olarak değerlendirildiğinde seyirci için komik olur. Bu bağlamda, farsta tipleme oynamak, oyuncu ne kadar yetenekli olursa olsun, doğru bir seçim değil ne yazık ki. Yine de oyuncular arasında tatlı bir ahenk olduğunu yadsımamak gerek. Özellikle oyunun baş kişisi olan Antonia rolünde izlediğim Özlem Akdoğan, öylesine içten ve öylesine canlı bir performans sergiledi ki, bu rol için biçilmiş kaftandı adeta. Onun bu güzel enerjisinin yarattığı devinime tüm oyuncuların katılmış olmalarına memnun oldum.

İyi bir tiyatro oyunu, lezzetli bir tiramisu tatlısına benzer; tiramisu adının İtalyanca’daki manası gibi insanı havaya kaldırır. Ben bu oyunu izlerken ayaklarım yerden pek kesilmedi. Hikayeyi; yönlendirilmeden, özgürce duyumsamak istediğim içindir belki yükselemeyişim. Oysa şu ağırlıkları bir bıraksak, bakın görün hep birlikte nasıl da yükseleceğiz havaya…

Oyunla ilgili hem kendi adıma, hem de bugün Eskişehir’de tiyatro yapabilmek için çok çabalayan; hem profesyonel, hem de amatör tüm ekipler adına bir kırgınlığı da dile getirmezsem, kendimi affetmeyeceğim. Oyunda hem üç farklı polis, hem de mezarcı olarak gördüğümüz kişi, finalde Giovanni’nin babası olarak geliyor ve bu beş kişinin birbirine ne kadar da benzediğine dair atıfta bulunuluyor. Bu yazarın bilhassa tercih ettiği bir şey ve bu basit fikirle karakterlerin temsil ettiği değerler bakımından çok büyük bir sistem eleştirisi yapmış oluyor aslında. İşte tam da bu noktada Luigi, Giovanni’ye babasının polislere ve mezarcıya ne kadar çok benzediğini söylediğinde, Giovanni metnin orijinalinde olmayan bir şey söylüyor ve diyor ki: “Hani bazı fakir tiyatrolar vardır ya, ödenek olmadığı için bir oyuncuya beş farklı rol oynatırlar…” Evet, bu replik çok büyük bir reaksiyon aldı seyirciden. Ama eğer bu espri sırf reaksiyon için eklendiyse metne, bugün bu şehrin dört bir yanında tiyatroya gönül vermiş nice nice insanlar; işlerinden, ailelerinden, okullarından arta kalan zamanlarda, ceplerindeki üç kuruş paranın bir kuruşunu dekora, kostüme, aksesuara, yüksek sahne kiralarına ve oyunlarının duyurularına harcayarak oyunlar çıkarmaya çalışırken, Eskişehir’in en güçlü tiyatrolarından birisi olan Eskişehir Şehir Tiyatrolarının böyle bir şey söylemesi, bu çaba içinde helak olan tüm tiyatrocular adına çok talihsiz olmuş. 

Oyunun Künyesi
Yazan: Dario FO
Çeviren: Füsun DEMİREL
Yöneten: Burcu TUTKUN TURAN
Müzik: Ali EYİDOĞAN
Dekor Tasarım: Başak ÖZDOĞAN
Kostüm Tasarım: Funda ÇEBİ
Işık Tasarım: Mustafa KALA
Dramaturg: Şafak ÖZEN
Yönetmen Yrd.: Özlem AKDOĞAN
Reji Asistanı: Gamze KILIKCI
OYNAYANLAR
Özlem AKDOĞAN, H.Tolga TÜMER, Özlem BAYKARA, Serkan SEZGİN, Berkay GÖKÇEK
Süre: 2 Perde / 2 Saat 15 Dk.
Topluluk: Eskişehir B.B. Şehir Tiyatroları 
Süre: 2 Perde / 2 Saat 15 Dk.
Seanslar
Afiş
Derya Dobrişan
Derya Dobrişan
Merhaba, ben Derya... Çocukluğumdan beri tiyatro ile haşır neşir olma lüksüne sahip olmuş birisiyim. Her ne kadar Psikoloji okumuş olsam da hiçbir zaman Psikolog olma niyetinde olmadım. Üniversitede öğrendiklerimi; gerçek hayattan ziyade, oyunlarda ve metinlerde kullanmayı tercih ettim. “Sahne” benim orijin noktam; ne olursa olsun yolum ille de oraya düşüyor; bazen oyuncu, bazen yazar, bazen de seyirci olarak... Son yıllarda en aktif olduğum meslek profesyonel senaristlik olsa da, en eski mesleğim olan tiyatro seyirciliğinden hiçbir daim vazgeçmedim. Kolay kolay da vazgeçebilecek değilim...

benzerler

Yorumlar

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Darülbedayi

1914 yılında kurulan ve bugünkü İstanbul Şehir Tiyatrolarının eski adı.

Okunası yazılar

E-Posta Bülteni Kaydı

Size sitemiz ve tiyatrolar ile ilgili haberler göndermek istiyoruz