Sen “Tomris” Değilsin Anla Bunu

Henüz daha oyuncuyu sahnede görmeden kolonlardan “Sen Tomris değilsin” diyen didaktik bir ses duyarız. Ardından bize 1942 senesinde neler olduğunu uzun uzun anlatır bu dış ses. Sonra sahne ışıkları sahneye değil kuvvetli bir şekilde seyircinin yüzüne çakar. Anlarız ki oyunda bizi rahatsız ederek irkilteçek bir şeyler de olacak. Söz konusu ışık efekti oyun içerisinde birkaç defa daha tekrar eder. Akıl hastası oyun karakterini daha iyi anlamamızı sağlayacaktır suratımızın ortasına çakan bu ışık.

Ardından Oyuncu Janset’in sahnede dekorun arkasından geçtiğini görürüz ama daha yüzünü görmeden evvel sahnenin ortasına dikilmiş baza başlığına benzeyen(ama aynı ebatta değil, daha büyük) dekorun arkasına saklanır ve bizlere enfes bir gölge oyunu yapar. Oyun boyunca nasıl bir deli ile karşılaşacağımız hakkında fikir verir adeta yaptığı bu gölge oyununda.

Sahneye çıktığı, konuşmaya başladığı an ise önce seyirciye Cihangir’de köhne bir meyhanedeki rakı sofrasından anlatmaya, içini dökmeye başlar. Önce şairlerin ölümünü ve şairin ölümü sonrası şiirlerinin ne anlam kazandığını anlatır bizlere kendine has, akıl hastası kadın lisanıyla. Sıra sevdiği ve sevmediği şeylere gelir. Uzun uzun anlatır sevdiği ve sevmediği şeyleri. Anlatımı didaktiklikten uzak, kadınsılığa yakın bile değildir. İnsanın içini sıkan bir akıl hastası gibi değil aksine derdine dert olan bir delidir kendisini Tomris Uyar zanneden oyun kişisi. Ve evet cidden Tomris Uyar olduğuna inanmaktadır.

Karakterimizin bu hastalığının modern tıptaki karşılığı dissosiyatif kimlik bozukluğudur. Tıp bilimine göre bu bozukluğa sahip kimse içinde farklı bir kişi varmış gibi davranır. Zihin karmaşası, yoğun iç sesler ve duygusal iniş-çıkışlar yaşar. Yazar Kaan Erkam tarafından yaratılan ve Mehmet Ulay rejisi ile Janset tarafından hayat bulan bu karakter de söz konusu hastalıktaki bu özelliklerin her birini tek tek izlettirir izleyiciye.

 Cemal Süreya ile olan fırtınalı ilişkisi ardından rakı kadehlerine ve kendisine yoldaş olan rakı masasındaki diğer araç gereçlerine verdiği isimleri saydıktan sonra uzun uzun tanıtır bu arkadaşlarını seyirciye. Hamza, İrfan ve Şahika. Tanıtır ve aralarındaki arkadaşlık, dostluk ilişkilerinden de uzun uzun bahseder. Sonrasında konuya uygun Zeki Müren dizeleri ile seyircinin gönlünü hoş eder. Adeta meyhanede olduğunu hissettirmektedir tiyatro koltuklarında oturan seyirciye. Derken bir dış sesle daha irkiliriz “Sen Tomris değilsin anla bunu!”. O da dış sese kendince bir yanıt verir: “En azından biri değilsem diğeriyim ya sen kimsin?”. Bizim dış ses olarak algıladığımız bu ses aslında onu iç sesidir. Bu da onun iç çatışmasıdır işte.

Gelen sese cevabını verdikten sonra da meyhane ortamını sorgulamaya başlar. Acaba o ortamda gülen insanlar gerçekten mutlu mudur? Veya o meyhanede hatta hayatta kim kendisi gibidir? Bunları uzun uzun sorgular kendisini Tomris zanneden bu akıl hastası. Sorgulamaları bittiğinde de kendi kendisine dertli dertli oturan Nusret Baba’ya musallat olmak ister. Çünkü meyhanede dertli gözüken ve diğerlerinden farklı olan tek kişi odur. Derdi sadece Nusret Baba’nın derdine ortak olmak değildir. Kendisine de eğlence aramaktadır. Aradığı eğlenceyi yaratabilmek için Nusret Baba’nın yanına giderken kadınsılığını kullanmaya çalışır. Ama Nusret Baba kaçın kurasıdır. Yemez! “Kapat memelerini” diyerek, tongaya düşmeyeceğini belli eder. Tomris (aslında kendisini Tomris zanneden kişi) onu konuşturmaya çalışsa da konuşmamakta ısrarcı olduğu gibi Tomris’e ne onunla ne de başka bir kadınla ilgilenmediğini cilalı bir dille anlatarak bir güzel tersler ve masasından kovar.

Meyhanede Nusret Baba onu masasından kovduktan sonra o da başka bir erkeği masasından kovarak hıncını alır. Ama esas çatışması bu değildir. Masasına gelen erkeği kovduktan sonra başlayacaktır esas çatışması. Yaşayacağı bu çatışma da kimseyle değil kendisiyledir. Kendisinin deli değil kadınsı olan tarafıyla uzun uzun çatışır oturduğu meyhane koltuğu üzerinde. Akıl hastası kadın, kadınsı kadına karşıdır.

Masasına yılışarak oturmaya gelen erkeklere cevabını söylediği an tüm tiyatro kahkahadan yıkılır: “Tabii oturabilirsin canım ama sandalyeyi ters çevirerek sağdaki ayağa. Soldakinin de seninki gibi çivisi çıkmış. Canın acır.”. Masada yalnız olmadığını vurgularken sadece bir erkeği masasından kovmak değildir amacı. Gerçekten de masada arkadaşları olduğuna inanmaktadır. Bu arkadaşları da isimleri Hamza, İrfan ve Şahika yani tuzluk, rakı kadehi ve ucu çatlak olan diğer rakı kadehidir. Ve yine bize dış ses ona iç olan o ses gelir “Sen Tomris değilsin!”. Yazar bu sesleri yazarken böyle düşündü mü bilmiyorum . :Ama ben oyun kişisinin akıl hastası olması sebebiyle kesinlikle bu şekilde yorumladım. Gelen bu dış sesler bizim için dış ses olabilir ama esasen oyun kişisinin iç sesidir. Bu sefer ters çıkar duyduğumuz dış sese veya kendi iç sesine. “Tomris’im ben” diye haykırır. Akıl hastası kadın Tomris olduğunu haykırırken aslında kendi kişilik haklarını savunmaktadır. Hakkını arar ve içeri gider, üzerindeki 50’leri anlatan garip, uzun, dantelli tül elbiseyi çıkartır. Onun yerine farklı, kefen benzeri bir elbise giyer. Bu elbise ile daha da akıl hastasını yansıtmaktadır sahnede. Bu değişim sırasında siyahlara bürünmüş bir kişi sahneye iterek makyaj masası (şifonyer) getirir. Konsolda aynaya bakarak başlar anlatmaya.

Burada anlattığı şeyler önce yaşama dair öngörüleri, kadın olarak fikirleridir. Bunlardan sonra aradığı erkeği özetlediğinde ise akıl hastası bir kadının değil herhangi bir kadının sıradan isteklerine sahiptir. Aradığı erkek tamamen ütopik, gerçekte belki de hiç var olmamış veya milyon erkekte bir kişi olarak var olabilecek bir erkektir. Ancak her kadın gibi onun aradığı erkek de o ütopik erkektir. Birçok yönüyle başka kadınlardan farklı, tamamen uçuk kaçık bir kadın olsa da bu yönüyle herhangi bir kadındır ve izleyiciye kadın varoluşuna dair fikir verir. Benzer durumun aynısı yazar Kaan Erkam’ın Gorki ve Borderline oyunlarında da vardır. Bu yönüyle yazarın metinlerini yazarken kağıda sadece bir erkek gibi bakmadığını, metinlerinde kadın varoluşunu da bolca sorguladığını görürüz.

Oyun bir an için bir akıl hastasının varoluş monoloğu modundan kurtularak kadın varoluşuna ardından da delinin ağzından çıkan monologla kadın-erkek varoluş sorunsalına döner. Uzun uzun düşündürür bizi bir delinin monologları. Biz aslında ayrı ayrı niteliklerin toplamıyız. Bir arada olduğumuz zaman güçlü yanımız ortaya çıkar, ayrı olduğumuz zaman temel içgüdülerimiz söz alır, devamında da güçsüz yanımız ortaya çıkar. Bunu da ancak kötü bir rastlantı tensel arzularımızın peşine düştüğümüz zaman, yani tuzağa düştüğümüzde anlayabiliriz. Bizi herkesin görebileceği bir yerde çaresizlik içinde çırpınırken ancak anlarız bir arada olduğumuz zaman güçlü olduğumuzu. Herkesin bizi yargılaması için düşmüşüzdür o tuzağa aslında. Hem de haksızca ve akılsızca. Çünkü onların yargıladıkları o insanın kimliği değil, alt benliği, bitmek bilmez arsız istekleri, sapkın arzuları Sigmund Freud’un koyduğu ismiyle İD imizdir. 

Karakterimizin bu sorgulamaları ve izleyiciyi sorgulatmaları sırasında sahnede onun iç sesi olarak duyduğumuz dış ses tekrar aynı şeyi söyler : “Sen Tomris değilsin”. Bu sefer iç sesine sert çıkmaz. Onunla alay eder.

Deli karakterinin üzerindeki tuhaf elbiseler, bize bir gardırop derinlerinde karşımıza çıkan ve varlığını tamamen unuttuğumuz giysilerimizin şaşırtıcılığı ile konuşur adeta. Ve yüzündeki tuhaf makyaj ile karakterimiz bir yapbozun parçaları gibidir. Çözmeye çalışırız oyun boyunca. Çözmeye çalıştıkça da hem eğlenir hem de irkiliriz. Çılgın monologlarını dinledikçe de kendimizi sorgularız: ”Acaba kim akıllı kim deli?

Monologlarının içerisinde yaptığı sorgulamalarda toplumsal normları, kendi koyduğumuz ve ahlak adıyla kabul ettiğimiz kuralları ve adab-ı muaşeret kurallarını da sorgulayarak devam eder.

Bir süre sonra üzerindeki kefen benzeri elbiseyi de çıkartır ve tamamen deli gömleğine benzer hatta deli gömleği benzeri kolları dahi olan bir kostüm ile kalır sahnede. Elbisesinin üzerinden sağa sola kollar, saçaklar sallanmaktadır. Bu uçuk kaçık, çılgın monologların anlatıcısı deli ise üzerindeki giysinin(veya deli gömleğinin) anlamını derinleştirir. Başkalarında olmayıp sadece kendisinde olan bu kostümle yaptığı saptamalarla toplum yapısını, ahlak kurallarını, üslup ve adabı sorgular da sorgular. “Elalem ne der Tomris” diye kendi kendisini uyarır. İnsanların başkalarının işleri ile uğraştığını ama bunu kendisine sorun etmediğini, kendi adab kurallarının topluma uymadığını, aklı başında kabul edilen bir birey gibi değil bir delinin yapacağı gibi, yani kendisi olarak cevaplar. Kim ne derse desin o kendisi olmakta, kafasına estiği gibi yaşamakta ısrarcıdır. Bu sorgulamanın ardından da Turgut Uyar’dan bize bir şiir okuduktan sonra devam eder monoloğuna.

Ufak şiir dinletisinin ardından sıra aşkları, ilişkilerini sorgulamaya gelmiştir. Önce kaba saba davranışlarından dolayı öküz olarak tanımlanan kaba erkek modelini anlatır. Bu model erkekle olan ilişkisini gayet mizahi bir dille seyirciyi eğlendirerek anlatır. Rakı ve ucuz şarap arasındaki farkla irdeler bize öküz denilen bu erkek modelini. Yaşadığı ilişkiyi ve bitişini anlatır. Eğlenceli olduğu kadar gerçekçidir de anlattığı ilişki. Sonrasında daha uyumlu, ağlak ve kendi ikizi durumuna gelmiş bir erkekle yaşadığı ilişkiyi anlatır. Farklı iki erkek modelini son derece eğlendirici bir şekilde aktarmıştır seyirciye. Eğlendiricidir ama esas kendini dinlettiren eğlendirici değil gerçekçi oluşudur bu anlattıklarının içerisinde. Seyirci, belki hayatta her gün duyduğu, bildiği ama hiç konuşmadığı veya konuşsa bile bu kadar açık, bu kadar mizahi bir dille duymadığı konuları son derece eğlenceli bir üslupla dinlemektedir. Ama seyirci için esas eğlendirici olan bu gerçekleri bir delinin ağzından duyuyor olmaktır.

İlişki yaşadığı erkek modellerini anlatarak seyirciyi eğlendirdikten sonra kişilik arayışına düşer. Kimdir acaba? Kendisi de bilmez, seyirci de bilmez. Tek bildiğimiz “deli” diyerek onu yaftaladığımızdır. Delidir ama bizim konuşmaya cesaret edemediklerimizi, bilip de anlatamadıklarımızı veya söylemek isteyip de kelimelerini toparlayamadığımız konuları anlatmaktadır. Kişilik çatışması ve kimlik arayışı çok uzun sürer. Bu arayış içerisinde kolonlardan yine o didaktik sesi duyarız birkaç defa: “Sen Tomris değilsin!”. Bu sefer o da iç sesini sorgular. Esasında bu sorgulama kimlik arayışının devamıdır: “Ben Tomris değilsem, peki sen nesin? Neden hem çok yakın hem de çok uzak geliyor sesin? Kimsin? Neredesin?”.

Oyunun finaline kadar bu tarz monologları devam eder. Çılgın ve eğlenceli monologlarıyla beraber sürekli bir kimlik arayışındadır ve kendisiyle çatışmaktadır kendisini Tomris zanneden bu akıl hastası. Sadece çatışmaların ve monologlarının tonları farklıdır oyun boyunca, tansiyon hiç düşmez, adrenalin hep doruktadır. Çatışmaları, sorgulamaları, kimlik arayışı, kısacası tüm monologları seyirciyi çok eğlendirir bir saat- bir perde boyunca.

 Finale gelindiğinde ise karlı bir havada dışarı çıkar. Etrafına bakınır, kimsenin yağan karı izlemek için camdan bakmadığını görür. Modern zamanlarda bu neden böyle olmuştur? Neden kimse camdan bakmıyordur? Bunu sorgularken temel içgüdüsü harekete geçer yine. Fantezi kurar. Karlar üzerinde sevişmenin ne güzel olacağını düşünerek kendisinden geçer. Sonra telefon kulübesine girer, nostaljik (eski tip) telefon makinesine jetonu atar. Eski erkek arkadaşını arayarak günah çıkartır, tüm içini döker.

Eski erkek arkadaşı ile konuşmaları çok edebidir. Lirik bir dilde konuşur eski erkek arkadaşı ile. “Senin çelme taktığın yerden başlıyorum hayata. Varsın yara içinde kalsın dizlerim, yüreğim kadar acımaz nasıl olsa…” şeklinde konuşmaktadır eski erkek arkadaşıyla. Derken jetonu biter. Orada ölmek ister. Ve finalde olduğu yerde pusar kalır.

Oyunu bu kadar etkili kılan şey ise sadece metindeki edebi sözler, çılgın monologlar değil; sahne tasarımından ışık tasarımına, kostümünden makyajına kadar her şey olağanüstüdür. Özellikle ışık tasarımı oyuncuya her anlatısında, her çatışmasında, her değişen ruh halinde farklı tonda, farklı renkte ışık vererek ve bir saat boyunca ışığı sürekli canlı, dinamik tutarak oyunu daha dinamik kılmaktadır. Işık tasarım Kemal Doğulu’ya ait. Aynı şekilde uçuk kaçık ve başta 1950’leri anlatan uzun tül şeklinde, birbirinden farklı dönemlerin modasının birleşmesi ile oluşturulmuş ardından tamamen deli kostümüne dönen kostüm ise yine Kemal Doğulu’ya ait. Ve esas önemli olan Janset’in yüzündeki çılgın, deli kadını simgeleyen Tomris makyajı ve saçı karakterin daha çılgın, tam bir akıl hastası gibi görünmesini sağlamaktadır. Makyaj ve saç da kostümle, ışıkla beraber Kemal Doğulu’ya ait.

Popüler yapım olmasından dolayı ve Janset gibi popüler bir oyuncu kullanmalarından dolayı önyargılı davranmamanız konusunda kesinlikle uyarıyorum. Başka bir oyuncu olsa nasıl yorumlardı bilemiyorum ama Janset’in sunduğu 1950 lerde kendini Tomris Uyar zanneden bir akıl hastası yorumu gerçekten muhteşem. Zeki Müren nağmelerini ve Turgut Uyar dizelerini okuması da gerçekten çok başarılı. Bu oyunun daha uzun zaman boyunca oynanacağını düşünüyor ve tiyatro seven herkese de tavsiye ediyorum. İzleyeceklere şimdiden iyi seyirler dilerim.

*Oyunu 26 Ocak 2024 tarihinde Beylikdüzü Atatürk Kültür Merkezi’nde izledim

Oyunun Künyesi
Yazar: Kaan Erkam
Yönetmen: Mehmet Ulay
Oynayan: Janset Paçal 
Saç Makyaj/Kostüm : Kemal Doğulu 
Dekor/Işık/Afiş Tasarım : Kemal Doğulu 
Dış Ses : Mehmet Ulay 
Şiirleri Seslendiren : Atilla Yiğit 
Dekor Uygulama : Oğuz Kocaoğlu 
Afiş Fotoğraf : Tankut Kılınç 
Ses ve Işık Uygulama : Mustafa Çuhadaroğlu
Topluluk: Oda Tiyatrosu
Tür: Trajedi-Dram
Seanslar
Afiş
bilge az
bilge az
1987 Eskişehir doğumlu, çocukluk ve gençlik yıllarını Kuşadası’nda geçirdikten sonra eğitimi için İstanbul’a yerleşerek Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Fotoğraf Bölümü’nde okudu. Kişisel sergilerinin yanı sıra çeşitli sergilerde yer aldı. Şu anda eğitim hayatına Kocaeli Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Sahne Sanatları Programı Dram Yazarlığı ve Dramaturgi bölümünde devam etmektedir. Kendi imkanlarıyla öykü, oyun, eleştiri yazmaktadır. Tekperde internet tiyatro gazetesinde ve aylık matbu basılan bir tiyatro dergisinde tiyatro oyunu incelemeleri yapmaktadır. Çoğunluğu kendi başından geçen anıları öyküleştirdiği ilk öykü kitabı “Cuma Gecesi Semti” eğitim gördüğü bölümde ödev olarak kendisinden istenilen otobiyografileri, biyografi değil öykü olarak yazması ile oluşmuştur. Elinde biriken ödev niteliğindeki bu öyküleri yazdığı diğer öykülerle birleştirmiştir. Şimdi de öykü yarışmaları için hazırladığı öyküleri ve internette yayınladığı öyküleri kitaplaştırmak üzere biriktirmektedir.

benzerler

Yorumlar

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Okunası yazılar

E-Posta Bülteni Kaydı

Size sitemiz ve tiyatrolar ile ilgili haberler göndermek istiyoruz