Söz Veriyorum: Savaş Ortasında Masumiyet

Aleksei Arbuzov’un oyunu, savaş zamanı Leningrad kuşatmasının bütün bir nesli duygusal açıdan mahvettiğini izleyiciye gösteriyor. 1965 yılında Sovyetler Birliği’nde çok cüretkar bir oyun olmalı bence bu oyunun ilk yorumu. Her milletten her yönetmene bir vitrin sunan ve bugünlerde Tiyatro Keyfi isimli ekip tarafından canlandırılan oyun, daha oyunu hiç izlemeden sadece sanatsal içerikli fotoğraflarına ve basın bültenine baktığımız zaman bile çok lezzetli görünüyor. Oyuna girdiğiniz zaman ise Arbuzov’un odaklandığı garip üçlü ilişki hakkında daha az, kuşatma hakkında daha fazla şey öğrenmek istiyorsunuz.

Aleksei Arbuzov’un Leningrad Kuşatması’ndan sağ kalan üç kişiyi konu alan 1965 de yazdığı draması ,  Kemal Başar bu özel oyunu yönetmek isteyerek kısa çöpü çektiğini hissettirmekten kendini alamıyor. Her ne kadar sektörde başarılı bir yönetmen olduğu, apaçık belli olsa da oyuna girmeden -hatta kendisi ve ekibi ile röportaj yapmadan- evvel bu oyunla risk alıp almadıklarını çok merak ediyordum. Söz konusu röportajımda da kendilerine bu sorumu ilettim (röportajım da tekperde’de mevcuttur. Okuyabilirsiniz.)

1941-44 arasındaki kuşatmada tahminen 750.000 kişi soğuk ve açlıktan öldü ve Stalin’in 1953’teki ölümüne kadar kamuoyunda açlıkla ilgili tartışma tabuydu. Leningrad kuşatmasının dehşeti bugün dahi Rusya’da hassas bir konu olarak kabul ediliyor.       

Oyun 1942’den 1959’a kadar uzanıyor ve Leningrad’da tek bir odada geçiyor. Kuşatma sırasında (kuşatma patlayan mermilerin ve havan toplarının sesiyle iyi bir şekilde çağrıştırılır), burası açlıktan ölmek üzere olan üç genç sakinin yaşadığı terk edilmiş ama güvenli ve sevgi dolu bir alandır. İdealist Lika, şüpheli kahraman Marat, şair Leonidik. Ancak barışla birlikte üçlünün birlikte yaşama fikri de imkansız hale gelir. Marat aniden ayrılır ve sevdiği Lika iş kariyerinde doktor olurken Leonidik‘le evlenir. Marat 13 yıl sonra geri döndüğünde üçlüyü kurdukları hayallerinin başarısızlığı gerçeği ile yüzleştirir. Ve tutumu ile bir fedakarlık jestinin önünü açar.

Küçük kız karakter olan Lika, “Bir şeye inanıyormuş gibi davranmak, ona gerçekten inanmakla neredeyse tamamen aynı şey” diyor. Savaş zamanlarında olduğu gibi barış zamanlarında da birçok Sovyet vatandaşının bu duruma katlandığı düşündürülüyor izleyiciye Lika’nın bu sözleri neticesinde. Ancak sonraki iki perdede oyun önce 1946’ya, sonra da 1959’a sıçrar ve eser bir aşk üçgeninden biraz daha fazlası haline gelir. Burada artık doktor olan Lika, kendisini iki adamdan daha zayıf olanı Leonidik‘le evli bulduğu sırada Sovyet savaş kahramanı haline gelen Marat için hâlâ elinde tuttuğu meşale tüter vaziyettedir.

Bence yine de sahnelenen üç perde içerinde 1942 yılında, aşırı soğukta ve bombardıman altındaki bir şehirde üç gencin harap bir eve sığınıp, açlıktan ve korkudan hayatta kalmak için birbirlerine yardım ettikleri ilk perdesi şüphesiz en dokunaklısıdır(o soğuğu ve o savaş ortamını bana yaşattırmayı başarabildi). Aynı zamanda, özellikle bombardımanın güzel ses efektleriyle desteklenirken oyun, oyuncular tarafından güçlü ve gergin bir dostluk duygusuyla, çok güçlü bir şekilde sahneleniyor. Ayrıca oyunun metni ne kadar popüler bir tiyatro metni olsa da oyunu izlemeyenler veya metnini okumayanlar için çok spoiler vermek istemiyorum ama yine de bahsetmeden geçemeyeceğim bir sahne var. İlk perdede karakterlerden birinin(Marat) hayatta kalma yönteminin ana hatlarını çizdiği, kazanma ihtimaline inanmasa bile inanıyormuş gibi davrandığı etkileyici bir sahne şovu var.

Kemal Basar Tekperde.com
Yöneten: Kemal Başar

Genç ama gayet iyi pişmiş uzman bir oyuncu kadrosu, arkalarında oldukça deneyimli bir yönetmen; savaş, barış ve aşkın değişen gelgitlerini anlatan sözlerini sahne üzerinde canlandırıyorlar. Aslında vermek istedikleri mesaj o kadar çok ki, Tiyatro Keyfi’nin prodüksiyonu zaman zaman bombardıman seslerine yer verirken ara sıra da Hitler ve Stalin’e karşı duran Barış İçin Tasarım gibi bir performans sergiliyorlar sahnede. Savaşın yıkımlarından sağ kurtulup tutkuyla gelen ayrı bir pusuya göğüs geren iki erkek ve bir kadının hayatlarının 17 yılı aşkın bir bölümünü kapsayan oyun, esasen üçlünün bireysel ve kolektif yetenekleri sayesinde daha yoğun pembe hayallerin de ötesine geçiyor.

İlk başta, doğruyu söylemek gerekirse, malzemenin titizce bir araya getirilmiş oyuncu kadrosunun oyunu batıracağından veya iyi bir oyun çıkarıp çıkaramayacağından emin değildim. Bunlar Tiyatro Keyfi’ne yeni dahil olmuş ve sahnede yıldızı yeni yeni parlamaya başlayan (ve ayrıca okuduğum Kocaeli GSF Sahne Sanatları bölümünde ne kadar bire bir tanışmamış olsak da oyun günü yaptığımız röportajda bölümden arkadaşım olduğunu öğrendiğim) Zelal Barlas burada yaşına rağmen oldukça profesyonel ve pişkin bir şekilde oynayarak sahneye damgasını vuruyor. Diğeri genç ama nispeten daha deneyimli ve bir çok oyunda ismini gördüğümüz tiyatro ismi Savaş Alp Başar. Yine sahnelerde ne kadar yeni de olsa ve Tiyatro Keyfi’ne de yeni katılmış olsa da oynadığı oyunun hakkını sonuna kadar veren Efe Can KarakayaTiyatro Keyfi’ne katılan her iki oyuncu da burada kendilerine ilgi gösterilen ve deneyimli yönetmenlerinin çalışmalarını sergilemek üzere programlanan oyunda kusursuzca görev yaptılar. 

Tam sürekli bir tizlik ve yapaylık, süreci sekteye uğratacakmış gibi göründüğünde, duygusal sıcaklıktaki aralık sonrası bir artış, izleyicinin nabız atışlarını hızlandırır; ikinci ve üçüncü perdede performans düşer gibi gereksiz bir tahminde bulunmuştum kendi kendime ilk perdeyi seyrederken. Ancak gerek oyuncuların performansları ile gerçekten çok güçlü bir sahne şovu izledim. Hem de oyunun ritmi gerek kullandıkları müziklerle, gerek dramaturgide yapılan minik oyunların sahneye yansıyan olumlu etkisi ile gerek minimal ama kullanışlı sahne dekorları ile ve karakterlerin değişimini çok güzel verebilmeleri ile(sadece karakterin kostüm değişimi ile kalmıyor. Oyuncular canlandırdıkları karakterlerin değişimini çok güzel yansıtıyorlar seyirciye); gerekse de ışık tasarımı ile oyunun ritmi düşmek nedir bilmediği gibi hep yükseldi.

Oyunun üç perde olması ve ikinci, üçüncü perdelerin de uzun tutulmaması. Orijinal metin üzerine yapılmış olan dramaturgi çalışması ile bazı yerlerin çıkartılmış olması ile gayet yerinde bir karar alındığını, yerli yerinde bir çalışma yapıldığını oyunu izlerken çok net görüyoruz. Oyun karakterlerinin gelişmesi ve değişmesi ile sahne arkasında üstlerini değişmeleri ve zamana göre de dekorun hafif değişikliğe uğraması oyunun üç perde olması ile oldukça kolay ve kullanışlı bir şekilde yapılıyor. Aynı zamanda oyunu uzatmak yerine üç perdeye bölünmesi ile seyirci daha dinç tutuluyor. Kaldı ki yönetmen Kemal Başar oyunun dramaturgluk görevini de kendisi üstlenmiş vaziyette. İstese oyunun yarısını da atarak tek perdeye bile indirebilecekken orijinal metne sadık kalarak reji yorumu gerçekleştirmiş ve sadece belli başlı yerleri çıkartarak oyunu kısaltma yoluna gitmeden orijinal yorumlarına sadık kalmış. Ama şu var ki önemli olan kısaltılması, uzatılması değil seyirciyi süreç boyunca ayakta tutabilmesidir. Ve hem yönetmen Kemal Başar’ınhem de genç oyuncuların bunu gerçekten başardığına inanıyorum. Belki başka bir yönetmen aynı etkiyi oyunu kısaltarak da verebilirdi. Veya uzatarak veren bir yönetmen de çıkabilirdi. Ama bu yönetmen bence yoğurdu üfleyerek yemiş, mesele oyunu kısaltmaması veya uzatmaması değil bence önemli olan metnin üzerinde ince eleyip sık dokumuş olmasıdır.

1942’de Leningrad kuşatması sırasında geçen oyunun ilk perdesinde cesetlerle dolu sokaklardan, savaştan, bombardımandan ve şehit askerlerden bahsediliyor. Bunun yanında, önümüzdeki üç genç karakterin tuhaflıkları önemsiz veya sevimli görünüyor. Ya da her ikisi birden. Aşkın ve masumiyetin yıkımın ortasında dikildiği aslında her yerde her zaman yeşerebileceği fikri elbette kabul edilse de, ortaya çıkan dinamikler: sanki bir kardeşin ya da ebeveynin kaybı önemli değil de küçük bir kayıpmış gibi, karakterlerin yaşadığı acı kayıplara şaşırtıcı derecede kısa süre içerisinde önem veriyor. Aşk ve masumiyet dolu bir karmaşaya giden yolda ciddi rahatsızlıkların da yaşandığını izliyoruz. Anlatı ve önceden var olan yorumların, denkleme birden fazla şekilde girdiğinde çok daha emin bir temele oturur reji yorumu. Yıllar geçtikçe, bu reji yorumu bir değil birden çok yoruma dikkat çekici olacak ve yeni yapılacak yorumlara yol verecek şekilde ustalıkla kurgulanmış.

Oyun bizim sahnelerimizde yeniden şekilleniyor ve sevgilerin gecikmesi sürekli değişen şekillerde kendini yeniden ortaya koyuyor. Yeni yetişen doktor Lika, oyuncusu Zelal Barlas’ın da içine girdiği bir kurgunun kaçınılmaz masum ve idealist kızı.

Leonidik (Efe Can Karakaya) savaş kahramanı Marat (Savaş Alp Başar) ve Lika(Zelal Barlas) aralarında tamamen kendilerine ait olduğunu söyleyebilecekleri bir arkadaşlık, dostluk dolu dünya yaratırlar. Oyunu izleyen herkes de bunun sadece bir şov, yazılı bir metin üzerinden kurgulanmış bir hikaye anlatımı olduğunu bildiği halde, oyun süresince de olsa bu yaratılan dünyaya inanırlar. Bence oyuncular da oynadıkları süre içerisinde bu oyuna inanıyorlar ki bu kadar gerçekçi oynamayı başarabiliyorlar.

Oyuncu kadrosundan yalnızca Zelal Barlas-Lika uzaktan bile karakterinin savaş hakkında bir bilgisi varmış gibi görünüyor. Diğer karakterler rapor edilen yoksunluklarına rağmen endişe verici derecede umarsız görünüyorlar. Ancak dışarıdaki felaket, yerini zamanın geçmesiyle kararmayan bir duygu fırtınasına bırakırken, üç sanatçı da bir kapı zili tonunun aniden gelen sesinin sanki sıfırdan var oluyormuş gibi duygularını yeniden yaratma eğiliminde olarak bir parçanın dağılan yoğunluğuna bağlanırlar.

            Kemal Başar’ın yönettiği oyun, kendine özgü müzikleri olmasa da mükemmel bir müzik seçkisine sahip (Oyunun künyesinde müzik Savaş Alp Başar yazsa da özgün bir müzik duyduğumu hatırlamıyorum. Belki de var ama ben duyamadım) ama daha da önemlisi üç iyi performansla beraber minimal ama oldukça da kullanışlı bir sahne tasarımına da sahip. Oyunun künyesine baktığım zaman tasarımcı adını göremedim dolayısıyla sahne tasarımını kimin yaptığını bilemiyorum ve yazamıyorum. Ama oyun, sanki usta bir sahne tasarımcının elinden çıkmış gibi profesyonel bir sahne dekoruna sahip. Ve perde aralarında sahne tasarım ufak güncellemelere de uğruyor. Marat ve Leonidik rolünde oyuncular uygun şekilde savunmasız görünürken oldukça da gerçekçi oynuyorlar karakterlerini. Ancak oyunun en ilginç cümlesi, Lika‘nın da söylediği, içtenlikle tartışan Marat ve Leonodik‘e geliyor: “Sanırım bunu birbiriniz için yapıyorsunuz, benim için değil.” Ancak oyunun gerçekte iki adam ve bir kız ile ilgili olduğu fikri bence yanlış. Bence oyun savaş ortasında Masumiyetin Sovyet versiyonu gibi bir isimle adlandırılabilir.

Bu oyunun ekibi ile sizler için bir de röportaj gerçekleştirdim. Sitemizden önümüzdeki günlerde röportaja da ulaşabilirsiniz. Oyun bence kesinlikle bu sezon izlenilmeyi hak eden yapımlar arasında. Bahsettiğim gibi üç perdelik yapısına rağmen oyun boyunca izleyiciyi hep dinç tutmayı başarabilen bir oyun. Oyunu kesinlikle tavsiye ettiğim gibi, izlemek isteyenlere de şimdiden iyi seyirler dilerim.

*Oyunu 20 Aralık 2023 tarihinde Ataköy Yunus Emre Kültür Merkezi’nde izledim  

Oyunun Künyesi
Yazan: Aleksei Arbuzov
Çeviren: Fatoş Sevengil
Yöneten: Kemal Başar
Müzik: Savaş Alp Başar
Oyuncular
Savaş Alp Başar
Zelal Barlas
Efe Can Karakaya
Topluluk:  Tiyatro Keyfi
Tür: Trajedi & Dram
Seanslar
Afiş
bilge az
bilge az
1987 Eskişehir doğumlu, çocukluk ve gençlik yıllarını Kuşadası’nda geçirdikten sonra eğitimi için İstanbul’a yerleşerek Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Fotoğraf Bölümü’nde okudu. Kişisel sergilerinin yanı sıra çeşitli sergilerde yer aldı. Şu anda eğitim hayatına Kocaeli Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Sahne Sanatları Programı Dram Yazarlığı ve Dramaturgi bölümünde devam etmektedir. Kendi imkanlarıyla öykü, oyun, eleştiri yazmaktadır. Tekperde internet tiyatro gazetesinde ve aylık matbu basılan bir tiyatro dergisinde tiyatro oyunu incelemeleri yapmaktadır. Çoğunluğu kendi başından geçen anıları öyküleştirdiği ilk öykü kitabı “Cuma Gecesi Semti” eğitim gördüğü bölümde ödev olarak kendisinden istenilen otobiyografileri, biyografi değil öykü olarak yazması ile oluşmuştur. Elinde biriken ödev niteliğindeki bu öyküleri yazdığı diğer öykülerle birleştirmiştir. Şimdi de öykü yarışmaları için hazırladığı öyküleri ve internette yayınladığı öyküleri kitaplaştırmak üzere biriktirmektedir.

benzerler

Yorumlar

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Okunası yazılar

E-Posta Bülteni Kaydı

Size sitemiz ve tiyatrolar ile ilgili haberler göndermek istiyoruz