Osman’ım, Nere Gidersin?

Ayrılıktan sonra sorduğumuz sorular bir yere ulaşıyor mu, bilmiyorum. Ulaşsa ne değişir, onu da bilmiyorum. Ama oyun boyunca Şenay Gürler her “Osman” diye seslendiğinde, kapıdan Osman’ın gireceğini bekledim. Gelmeyeceğini bile bile.

Beklemek çoğu zaman yaklaşan bir olayın habercisidir. Buradaysa bekleyişin kendisi oyunun dramatik gerilimine dönüşüyor. Osman gelmiyor. Ama Şenay Gürler her “Osman” dediğinde, kendimizi ya kapıdan içeri girmesini beklerken ya da ayrılık anına dönüp, ona seslenirken buluyoruz:

“Osman’ım, nere gidersin?”

Türkçe edebiyat ve tiyatro, ayrılık hikâyelerini ya büyük bir romantik felaket ya da büyük bir öfke anlatısı olarak kurmaya eğilimlidir. Bir taraf suçludur, diğer taraf yaralıdır. Seyirci kime hak vereceğini bilir. Aylin Balboa ise bu konforu elinden alıyor.

Osman kötü biri değil.

Anlatıcı da kusursuz biri değil.

İlişki bitmiştir ve hayat devam etmektedir.

Ne yazık ki.

Ne mutlu ki.

Oyunun asıl meselesi ayrılık değil; ayrılıktan sonra hayatın durmaması. İnsan bir felaket yaşadığında dünyanın da onunla birlikte durmasını bekliyor. Oysa marketler açılıyor, vapurlar kalkıyor, arkadaşlar evleniyor, faturalar geliyor. Hayat insanın acısına saygı göstermiyor. Oyunun en güçlü yanı bu gerçeği melodrama kaçmadan gösterebilmesi.

Şenay Gürler’in performansı da bu yüzden etkileyici.

Şenay Gürler uzun yıllardır televizyonun, sinemanın ve tiyatronun içinde. Bu birikimin sahnedeki karşılığı ise oyunculuğu görünmez kılması.

Şenay Gürler, bir cümlenin sonundaki boşluğu da oynayarak metindeki asıl kırılmayı görünür kılıyor. Çünkü bu hikâyede duygu, büyük patlamalarda değil; söylenmeyen cümlelerde, yarım bırakılan hareketlerde ve hayatın bütün ağırlığına rağmen devam eden gündelik ritüellerde birikiyor.

Oyunun yer yer tekrar ettiği ve bunun seyirciyi sıktığı yönünde yorumlar duydum. Evet, oyun aynı düşüncelerin etrafında dönüyor, yeniden dönüyor, bir daha dönüyor. Ama yas tam olarak böyle bir şey değil mi zaten?

İnsan iyileşirken ileri doğru yürümez. Daireler çizer. Süreç, oyundaki defterin sayfalarına tekrar tekrar yazmak gibi; aynı yere döndüğünü sanırsın ama her dönüşte çizgin biraz daha değişmiştir. Yas da böyle ilerler.

Belki oyunun en cesur tercihi de burada yatıyor. Yasın biçimini taklit ediyor. Seyirciye bir ruh hâlinin içinde zaman geçirtiyor.

Kaybı büyüten şey, ölüm ya da ayrılık anı değil; ondan sonra gelen sıradan günlerin bitmek bilmeyen tekrarları. Başımıza bir şey geldiğinde her şeyi bırakıp gitmek isteriz ama maalesef gidecek bir yer yoktur.

Sahnede bir kadın görüyoruz. Bir ayrılığı atlatmaya çalışıyor. Başaramıyor. Sonra biraz başarıyor. Sonra yine başaramıyor.

Hayat gibi.

Oyunda Osman hiçbir zaman sahnede görünmez. Bu, rejinin en güçlü tercihlerinden biri. Çünkü sahneye koyduğu şey bir adam değil; onun bıraktığı boşluk. Böylece yokluk, oyunun en görünür karakterine dönüşüyor.

Oyun bittiğinde Osman hakkında çok az şey biliyoruz. Çünkü zaten Osman’ı hayatlarımızdan tanıyoruz. Osman, özel bir karakter değil; eksik kalan bir ilişkinin adı.

“Osman, ben ayrılmak istiyorum.”

“Osman, ben barışmak istiyorum.”

“Osman, seni seviyorum.”

“Osman, senden nefret ediyorum.”

Şenay Gürler, bu cümleleri yalnızca Osman’a söylemiyordu; salondaki kadınların hafızasına paylaştırıyordu. Bir noktadan sonra Osman tek bir kişiyi değil, herkesin hayatından geçmiş birini temsil etmeye başlıyor.

Salih Usta’nın rejisi, bakışı nereye çevireceğini çok iyi biliyor. Seyircinin dikkatini büyük olaylara değil, fark edilmeyecek kadar küçük ayrıntılara yöneltiyor. O ayrıntılar biriktikçe oyunun duygusu da kendiliğinden kuruluyor.

Oyundan zihnimde kalan duyguyu şu dizelere bıraktım:

Sokaklar sana çıkmadı.

O kapı yeniden açılmadı.

Damağımda,

Ilık bir hayatın tadı kaldı.

Gözlerinden

Kendime bakmayı öğrendim.

Ütüsüz tişörtümü sevmeyi,

Kendimi özlemeyi…

Sevgili okur, şimdi sıra sende. Bakalım Osman sana neler anlatacak, neleri hatırlatacak. Olur da onun ardından birkaç dize yazarsan, bizimle paylaşmayı unutma. 😉

PUDEA’DAN

Oyunun Künyesi
Yazan: Aylin Balboa
Oynayan: Şenay Gürler
Yöneten: Salih Usta
Metin Danışmanı: Sertaç Sayın
Dramaturg: Ozan Ömer Akgül
Yönetmen Yardımcısı: Berfu Aydoğan
Işık Tasarımı: Ayşe Sedef Ayter
Ses Tasarımı ve Müzik: Güneş Bozkır
Kostüm Tasarımı: Hilal Polat
Dekor ve Afiş Tasarımı: Rabia Kip Telek
Dekor Uygulama: Serkan Kavurt
Sahne Amiri: Sinem Bayraktar
Afiş ve Oyun Fotoğrafı: Mürsel Çoban
Reji Asistanları: Saliha Bozkurt, Ecesu Dönmez, Yağmur Pendik, Zeynep Demir, Ecemsu Şahan
Yapım Koordinatörleri: Ece Şahin ve R.Dilara Akalın
Yapımcı: Mehmet Küçükgünaydın
Topluluk: StandArts Yapım
Tür: Trajedi, Dram
Seanslar
Afiş
Pudea
Pudea
Saçlarım dalgalanıyor, rustik pencerelerden görüyorum gülümsememi. O an sıyrılıyorum ne kadar hapishane varsa yeryüzünde. “İşte” diyorum Çıplak şişelerden, didaktik sokak araları. Sanatı ve bu şehri seviyorum…

içerik ekle

sitemizde yayınlanmasını istediğin haber, eleştiri ve değerlendirme yazılarını kolaylıkla yayınlayabilirsin

benzerler

Yorumlar

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Yazar mısınız?

TekPerde olarak #Tiyatro ile ilgili eleştiri, haber, röportaj ve oyun tanıtım yazılarınızı bekliyoruz.

Okunası yazılar

E-Posta Bülteni Kaydı

Size sitemiz ve tiyatrolar ile ilgili haberler göndermek istiyoruz